Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

O´na c.c. dönsün yüzün…


O´na c.c. dönsün yüzün  
O’na Dönsün Yüzün

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak… Bir kez varınca iştiyakla el vurup, yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

Sevmek başka bir şey, anlatılmaz.
İnsana öyle şeyler yaptırır ki akıl almaz.
O ateş düşmeye görsün yüreğine, sel önüne düşmüşsün gibi sürükler seni.
Durup dururken ağlatır insanı, ufuklara baktırır uzun uzun.
Kim koyar bu sevgiyi içimize?

Kim kanatlandırır bu yüreği?
Göremediğimiz, tutamadığımız duyguları sıcak su gibi bütün zerrelerimize indiren kim?
O bize bizden yakın, bizi bizden çok seven biri.

 Sevginin, sevgiyle çarpan kalplerin yaratıcısı; en sevgili.
Kalbinde kim var aklından neler geçer, hepsini bilen, sen unutsan da asla unutmayan sevgili…
O’na iman, O’nun sana sevgisine karşılık demek.

 İman gönül demek, sevda demek, aşk demek…

Bu aşk neler yaptırır adama, nerelere götürür? O’nun sevdikleri, değer verdikleri nasıl kıymet kazanır gözünde… O’nun sevdasına, O’nun dünyalara değişilmez hatırına ne yönelişlerdir onlar… O’nunla ahdine vefa, O’na sadakat, O’na boyun eğiş…

Sevgilinin sevdiklerine yol bulup varamadığında oraya bakıp bakıp iç geçirmek, O’nu anmak, anmak ve yanmak…
Bir kez varınca iştiyakla el vurup yüz sürüp döne döne, yana yana ağlamak… İşte sevmek böyle bir şey…

Mehmet ISIK

düşündüm…

 

Düşündüm…
Hayata bir başlık atmadım…

Düşündüm…
Ben ve hayat iki iyi arkadaşız.
 

Düşündüm…
Hayata hep bir düşün değil;, binlerce düşün penceresinden bakıp gerçeğe hangisinin daha yakın olduğunu görmek gerekir…
 

Düşündüm..
Hayat gözlerimi açabildiğim kadar açıp en son noktaya kadar bakmak, sonrada yumup hiçbir şey görememek kadar kısa, hayat kısadan da kısa.
 

Düşündüm…
Hayat kendimize yazdığımız mektupların genel adıdır. Gönderen kısmında ismimiz, alıcı kısmında adresimiz yazar.
 

Düşündüm…
Aslında zaman, okyanusları besleyen su kaynaklarından bile çok daha hızlı akıyor.
 

Düşündüm…
Aslında hayat, ölümün hep unutulduğu bir yaşama uğraşıdır.
 

Düşündüm…
Aslında hayat, uyku ile uyanıklık, düş ile gerçek, yalan ile doğru arasında az sonra uyanacağımız anlık bir rüyadır.
 

Düşündüm…
Aslında hayat, gözlerim kapalıyken bile görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken bile duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda bana bakan bir yüzdür.
 

Düşündüm…
Aslında ölüm, birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun, dokunsam tutulacak kadar yakındır.
 

Düşündüm…
Aslında kimse düşlerinin terkine uğramadı. Hayat zaten bir düş! Bir gün düşeceğiz toprağa ve hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız.
 

Düşündüm…
Hayatıma iyi bakmalıyım. Çünkü o kendine küsse, kimse bana yeni bir hayat hediye etmeyecek.
 

Düşündüm…
Yaşamak büyüdüğünden beri hayatı hep küçük gördü.
 

Düşündüm…
Ölümün gözlerine yaşarken bakarsak oda bize anlamı olan sonsuz bir hayatla bakar.
 

Düşündüm…
Ölüm sırası gelmeden kimse sıranın kendisinde olduğunu anlayamıyor.
 

Düşündüm…
Ölüm isimlerimizin başındaki beylik sıfatları tanımıyor..
 

Düşündüm…
Aslında ölüm, cevabı hep bilinen bir sorudur.
 

Düşündüm…
Aslında ölüm, sevgilinin bize gönderdiği bir mektuptur.
 

Düşündüm..
Bilmek kadar insana acı veren başka bir karmaşa yoktur.
 

Düşündüm…
Kolay anlatılıyor acılar, kolay yazılıyor kolay yaşanmıyor oysa.
 

Düşündüm..
Aynalara her bakışta yüzümdeki maskelerden gerçek yüzümü seçemiyorum.
 

Düşündüm..
Çok vefasızım, telefon rehberindeki dostlarımın sayısı bir hayli azalmış.
 

Düşündüm…
Ben yoksam kimse yoktur. 
 

Düşündüm…
Omuzlarının üzerinde zirveye çıktığım insanlara sırtımı dönmemeliyim.
 

Düşündüm…
Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum.
 

Düşündüm…
Aslında ses sessizlikte anlam buluyor. Sessizlik her yerde konuşabilen ses oluyor.
 

Düşündüm…
Aslında ben büyümekten değil, içimdeki sesi yitirmekten korkmalıyım.
 

Düşündüm…
Ellerim kaleme, düşüncelerim kelimelere tutundukça yazmaktan ve okumaktan asla vazgeçmemeliyim.
 

Düşündüm…
Renklerin mavisini seviyorum diye siyahlardan nefret etmemeliyim.

Düşündüm…
En değerli an içerisinde bulunduğum andır. Çünkü az sonrasının olup olmayacağı bilinmezdir.
 

Düşündüm…
Özgürlük bedeli gerçekten çok ağır olan bir mücevherdir. O yüzden herkeste bulun(a)maz.

Düşündüm…
Boş vermek hiçbir şeydir. Hiçbir şey boş vermek kadar anlamsız değildir.
 

Düşündüm…
Kalplerini yormayanlar düşüncelerimi çiğnediler. Cümlelerimin canı yandı.
 

Düşündüm.
İnsan kendi yaşamının yağmurlarında ıslanma fırsatını kaçırmamalı.

Düşündüm..
Umut Kafdağı’nın ardında da olsa beklenmeye değer..
 

Düşündüm…
En çok beklenen en beklenmedik anda gelendir…
 

Düşündüm
Anlaşılamamak anlaşılır bir durumdur.

 

nurdal durmuş

 

Bütün Dünya Benim Olsa Gamım Bitmez Nedendir?
DELİKLİ kalburda su durmaz… Hayatımız delikli bir kalbur, bir süzgeç gibi… Süzüp de geçmeliyiz. Güzel şeyler kalmalı geride, elimizde… Tozundan, tortusundan arındırmalı hayatı, saflaştırmalı. Kolay mı bu? Elbette değil. Ama niçin buradayız, niçin yaşıyoruz? Başka çıkar yol ya da başka çare var mı? “Ya çaresizsiniz, ya çare sizsiniz.”

Önümüze sunulan nimetlerden sadece burası için değil, öterlerde de istifade edecek yolları aramalı, bulmalıyız. Hayat bir defa… Elden gitti mi telafisi yok… Hayatı hayat eden, nimeti nimet eden de bu değil mi? Öldükten sonra beden burada kalıyor. Bedenin faydalandığı her şey de burada kalıyor. Ama ruhumuz ebedî. Onun tattığı zevkler, aldığı hazlar, lezzetler ebedî. Dünyada sahip olduğu nimetlerin kadrini kıymetini bilmeli insan. Sadece bedenini değil, ruhunu da beslemeli. Ruhun gıdası ise, o nimetlerin arkasında, Yüce Yaratanın isimlerini, onları niçin yarattığının hikmetini görmesi, düşünmesi. Bizi diğer canlılardan ayıran da; bu yanımız, bu özelliğimiz değil mi zaten. Yediğimiz bir üzümün eğer bağını sormayacaksak, haram mı helal mi diye sorgulamayacaksak, önümüze koyanın kim olduğunu düşünmeyeceksek, diğer varlıklardan farkımız nedir ki?

Yemek yutmak değil, ağzı olup tatmak değil iş. Rahman namına almak, O’nun adıyla başlamak her nimete. O’nun namına vermek, sonunda da her şey için şükran dolu bir kalple Rabbine şükretmek yakışıyor insana. Görevi bu. Bu hayatın değeri hayatın kendisinden değil, hayatı hayat eden kıymet, O’nu verenden geliyor.
Dalgalar sahile vurup; “ben de varım” derler. Deniz; “haddini bil, sesin bendendir” der. Hayatı, hayatı verenden, hayatı yaratandan ayrı düşünemeyiz. O’ndan uzak bir hayat boşluğa, uçuruma bakan gözlerdir.

Düşer de düşer en sefil noktaya kadar. Bu düşüşümüze sevinen sadece şeytandır. Her türlü ayartmalarına karşı yine bizi onun şerrinden kurtaracak olan Rahman’dır, Allah’tır. Hepimiz, herkes hayattan bir şeyler bekliyoruz. Ama hayatı veren bizden bu hayat için ne bekliyor, ne istiyor ya da ölümün hayattan beklediği ne? Bu sorulara cevap bulmalıyız. Niçin buradayız ki? Niçin yaşıyoruz, neden hayattayız? Bu soruları sormalıyız. Sormakla kalmamalı cevaplarını da aramalıyız. Kapımızı çalan her zevke, her lezzete parolayı, yani helal midir haram mıdır diye sormadan açmamalıyız. Sonradan başımıza ne işler açacağını bilmediğimiz davetsiz misafirleri içeriye almamalıyız. Ruhumuzu azaba sokmamalıyız.

Hz. Peygamber “Elinde fazladan bir kap yemeği yarına artan zengindir” diyor. Fakirlik ve zenginlik kavramına apayrı bir bakış açısı sunuyor.

Evet, en fakir insanın bile yüzlerce nimetin içinde yüzdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Sahip olduğumuz nimetleri saymaya kalksak saatler sürer. Nimetler kimin, gönderen kim? Bu nimetleri gerçekten nimet eden ne? Evet, nimeti nimet eden, onu kıymetlendiren o nimetin sahibi, Münim-i Hakiki olan Allah, vicdanımızın en ince yerlerine dokunduruyor, hissettiriyor hep: “Bu nimetlerin hiçbirini sen yapamazsın, sen yaratamazsın. Hava, toprak, su benim, güneş de benim. Gördüğün, baktığın, tattığın her nimet hep benim. Takdirini, şükrünü bekliyorum” diye sesleniyor içimizden.

Vicdanın kulağı açıksa duyar bu sesi. Bazen oluyor duymuyoruz. Gaflete dalıyoruz. Sonra sahipsizmiş gibi zannedip Allah’ın nimetlerini üst üste yığıp koyuyoruz bir kenara. Sahibi olmakla övünüyoruz. Sonra da ölüp gidiyoruz bu dünyadan, herkesin ölüp gittiği gibi. Mülk O’nun, dünya O’nun, nimetler O’nun. Ölen hiçkimse hiçbir şey götüremiyor ki buradan. Üzerimizde götürdüğümüz tek şey bir kefen. O da toprakta çürüyor zaten. Sadece yaptıklarımız yanımıza kâr kalıyor, ruhumuza arkadaş oluyor. Güzel ya da çirkin işler… Her ne ise işte onlar peşimizden geliyor, onlar bizi takip ediyor.

Allah bize bu dünyayı oyalanalım diye yaratmamış. Dünyadan maksat bu dünyanın ötesi, hayattan gaye bu hayatın ötesi, nimetten gaye, tattan, lezzetten gaye onu vereni yaratanı hatırlamak. O’nu bilmek, hakkıyla o nimetin Sahibine şükredebilmek. Biz burada Rahman’ın misafiriyiz. Nasibin bir ya da bin lokma farketmez. Öyle diyor Hz. Peygamber “İnsanoğlu benim benim der durur. Bu dünyada yediğinden, içtiğinden, giydiğinden başka ne onundur?” Burada kalıp götüremedikten sonra hangi nimet bizim olabilir ki? Burada kalan, ötede ise hesabı verilen nimet, ne kötü bir nimet…

Hz Peygamber: “Ölenin ardından melekler ‘ne getirdi’ der, geride kalan mirasçıları ise ‘ne bıraktı’ der,” diyor. İyisi mi sen, Bediüzzaman’ın dediği gibi; “Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, bu fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme!”

Sonsuza odaklanmış, ebediyeti, cenneti isteyen bir kalbin ihtiyacını, bu dünya ebediyen tatmin etmeyecektir, edemez de. Dünyanın tabiatında bu yönümüzü tatmin edecek bir özellik yok. Ötelerin ötesi sırat bineği, kabir nuru ve azığı, ne varsa korkulu hallere kalkan olacak işler hepsi buradan götürülecek, burada kazanılacak. Hayatın özünü, ruhunu yakalamak, gamın kederin üstesinden gelecek tek çare bu. Midemiz doysa da gözümüz doymuyor. Böyle iştahlı bir nefse sahibiz işte. Onun için bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir diyor. Derd keder bu işte.

Ey nurların nuru olan Allah’ım. Ey bu yerlerin Hâkimi. Senin bahtına düştüm, Sana dehalet ediyorum, Senin rızanı istiyorum. Sahteliklerin, aldanışların kapılarına uğratma yolumu. Aldatanların izinden yürütme ayağımı, tozlatma yüreğimi. Bu yol tehlikeli, bu yolun çıkışı yok. Adınla, isminle yolunda yürüt. Ömrümü bu yolda büyüt, bu yolda çürüt.

Allah’ım, kalbim işte o zaman rahatlıyor, bu duayı ettiğimde içim huzur buluyor. Sana gerçekten kul olduğum an, içim içime sığmıyor. Yunus’un dediği gibi:
“Al gider benden benliği Doldur içime Senliği”

O zaman işte Senin mülkün olan dünya benim mülküm gibi oluyor Allah’ım. O zaman işte gamım, kederim kalmıyor. Bütün dünya benim olsa bile gam ve keder vermiyor. Mülkü Senin bilmek, sahibine teslim etmek, haddimi bilmek yakışıyor bana, yakışıyor nefsime. Mülk Senindir Allah’ım. Hüküm Senindir, ferman Senindir. Benim bu dünyadan istifadem Senin lûtfettiğin, ikram ettiğin kadardır. Aldığım nefes belli, midemdeki yer belli. Ne yiyebilir, ne alabilirim ki oraya? Sonsuz nimetlerinden ne kadarını koyabilirim ki içime?
“Ya Rab! Şu Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselamın bereketi hürmetine bizlere ihsan etmiş olduğun maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan eyle.”

Evet, insan aldanıyor. Günahlar zehirli bir bala benziyor. Tatlı ama içine zehir katılmış. Cazibesi yok değil. Balın lezzeti damakta hissedilse de içindeki zehrinin acısından midemiz kıvranıyor sonunda. Sıkıntı bu işte, keder bu, dert bu. Allah’ım, Senin dünyanda Senin iznin ile yaşamayı, tatmayı, tatlanmayı nasip et. Haram yiyenin karnı doymaz ki Allah’ım. Hırsızın şükrü olur mu, çalan adam şükretmez ki. Senin nimetlerini Senden izinsiz yiyenin durumu bundan pek farklı mı sanki?

Helalin kırıntısı bile haramın sofralar dolusu lokmasından lezzetlidir, güzeldir.

Dil Senin, damak Senin, akıl Senin, mide Senin, şuur Senin, her şey Senin, Senin Allah’ım. Bu dünyada imtihanımız bu. Bu duygular da Senin. Bu duygularla Senin olan nimetleri Senin adın ile anıp, bismillah deyip başlamayı, Senin gönderdiğini düşünüp, şükredip, Senden bilip, hamd etmeyi nasip et.

Gaflette geçmiş günlerimi, helal haram bilmeden yediklerimi affet. Şükürle, besmele ile başlayıp, şükürle yediğimiz nimetler için sonsuza kadar Elhamdülillah.

Bütün güzellikleri hiç yoktan önüme seren, sermekle kalmayıp zenginliğini, cömertliğini gösteren, neden hoşlandığımı bilen, her bir nimetin en ince ayarını gören, gözeten, sesleri, renkleri, her şeyi benim için bana göre düzenleyen Allah’ım. Senin huzurunda, Senin dünyana, Senden habersiz el uzatmamdaki kusurumdan, cehlimden, hicabımdan Sana sığınıyorum. Bu büyük hatamın telafisi için kendim ve tüm insanlar adına Senden af dileniyorum.
Hata bizden, af Senden. Senin affın her zaman geçerli. Biliyorum bütün dünya benim olsa, öte dünya benim olmayınca gamım kederim geçmeyecek, biliyorum. Bile bile aldanıyorum, bile bile kapılıyorum. Tek şansım var biricik sığınağım var. O da Sensin, Rahmansın, Rabbimsin. Sonsuz af ve merhamet sahibisin. Ben kendime Senin kadar merhametli değilim, hiç kimseye karşı da değilim. Hiç kimse Senin kadar yarattıklarına merhametli olamaz. Çünkü Sen erhamürrahiminsin.

SELİM GÜNDÜZALP

1

Bilinmelidir ki, bir kimse ile Allah (c.c.) için dostluk ve kardeşlik yapmak din yolunda üstün ibadetlerden ve büyük işlerdendir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) buyurur ki: “Allah Teâlâ bir kimseye hayır irade buyurursa, din yolunda ona hayırlı bir dost ihsan eder. Allah Teâlâ’yı unutursa, dostu, ona hatırlatır, hatırlarsa, dostu ona yardım eder;”

Yine buyurur ki: ‘İki mü’min bir araya gelirse, mutlaka birbirlerinden dini faydalar görürler’,

Yine buyurdu ki: ‘Bir kimse bir kimseyi Allah yolunda kardeş edinirse, Cennette ona hiçbir amelle verilmiyecek yüksek derece verilir.’

İdris-i Hûlani Muaz bin Cebel’e: “Ey Muaz! Ben seni Allah için severim, dedi. Muaz: Ey İdris! Sana müjdeler olsun. Çünkü Peygamberimizden duydum, Buyurdu ki:

“Kıyamet gününde Arşın etrafında kürsüler kurulur. Üzerlerine bazı insanlar oturur ki, yüzleri ayın ondördü gibi parlar.Bütün insanlar korku ve endişe içinde iken, onların ne korkusu, ne de endişesi yoktur.Onlar kimlerdir ya Resûlallah dediler. Allah için birbirlerini sevip dost edinenlerdir,. buyurdu.

Yine buyurdu: ‘Allah için sevenlerden hangisi diğerini çok severse, Allah da onu daha çok sever.’

Allah Teâlâ buyurur ki: ‘Benim için birbirlerini ziyaret edenlere, benim için sevenlere, benim için yardımlaşanlara sevgim vâcip olur’.

Allah Teâlâ kıyâmet gününde buyurur ki: “Dünyada benim için sevip dost olanlar nerdedir?”
İnsanların sığınacağı hiçbir gölge olmayan bu günde, onları arşımın altında gölgelendiririm.

Ve yine buyurdu ki: ‘Hiç kimsenin sığınacağı gölge bulamadığı kiyâmet gününde, yedi kimse Arşın gölgesinde bulunacak:

1- Adaletli devlet reisleri,
2- İbadette gelişen gençler,
3- Camiden çıkınca, tekrar camiye gelinceye kadar, kalbi camiye bağlı olanlar,
4- Allah için sevenler, Allah için bir araya gelip ve yine Allah için ayrılanlar,
5- Tenhada Allah’ı zikredip gözünden yaş akanlar,
6- Güzel bir kadın kendisini cima’a (cinsi münasebete) çağırdığı zaman; Ben Allah’tan korkarım diyenler.
7- Sağ eliyle verdiği sadakayı sol eli bilmeyenler.’

Peygamberimiz (S.A.V.) yine buyurur ki: ‘Bir kimseyi Allah için ziyaret edenin arkasından bir melek: Allah’ın cenneti sana mübarek olsun der.

Yine buyurur ki: “Bir kimse bir dostunu ziyarete giderken, Allah Teâlâ onun yoluna bir melek gönderdi. Melek ona: Ey falan! Nereye gidersin? dedi.O kimse: ‘Falan kardeşimi ziyarete giderim dedi’.

Melek: ona bir ihtiyacın var mı dedi. Hayır dedi. Melek: O, sana bazı şeyler ihsan etmiş midir? dedi. Hayır dedi. Melek o halde neye gidiyorsun? dedi. Allah için seviyorum dedi.

Melek: Sen onu Allah için sevdiğin için, Allah Teâlâ seni dostlarının zümresine ilhak ettiğini sana müjdelemek için beni gönderdi ve seni cennete koymayı kendine vacip kıldı ve yine buyurdu:

İmandan sonra en büyük yardımcı, Allah için sevmek, onun için düşmanlık yapmaktır.

Muâz radıyallahu anh, Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:

Allah Teâlâ; “Benim rızâm uğrunda birbirlerini sevenler için peygamberlerin ve şehidlerin bile imreneceği nurdan minberler vardır” buyurmuştur.

Dünyevi maksatlar dışında sadece Allah rızası için sevenlere böyle güzel nimetler verilecektir.

Ebû İdris el–Havlânî rahımehullah’dan şöyle dediği nakledilmiştir:

Dımaşk mescidine girmiştim. Bir de ne göreyim, güleç yüzlü bir delikanlı ve başına toplanmış bir grup insan. Bunlar bir konuda görüş ayrılığına düştüler mi hemen o delikanlıya başvuruyor ve fikrini kabulleniyorlardı. Bu gencin kim olduğunu sordum. “Bu Muâz İbni Cebel radıyallahu anh’tır” dediler.

Ertesi gün erkenden mescide koştum. Baktım ki o genç benden evvel gelmiş namaz kılıyor. Namazını bitirinceye kadar bekledim sonra önüne geçerek selâm verdim ve:

– Allah’a yemin ederim ki ben seni seviyorum, dedim.

– Allah için mi seviyorsun? dedi.

– Evet Allah için, dedim. O yine:

– (Gerçekten )Allah için mi seviyorsun? dedi. Ben de:

– Evet, ( gerçekten) Allah için seviyorum, dedim.

Bunun üzerine elbisemden tutarak beni kendisine doğru çekti ve şöyle dedi.

– Kutlarım seni. Zira ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim:

“Allah Teâlâ, “Sırf benim için birbirini seven, benim rızâm için toplanan, benim rızâm uğrunda birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızâm için sadaka verip iyilik edenler, benim sevgimi hakederler” buyurmuştur.”

Sevdiği kimseye ben seni Allah (c.c.) için seviyorum demek sünnettir.

Birbirini Allah (c.c.) için sevenler Allah (c.c.) sevgisini kazanmışlardır.

 

Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben
Düşeceksin sanırım kirpiklerimden…”

Hatırladınız mı şarkıyı?

Gözyaşında nelerin saklı olduğunu, hangi hüznün ve elemin, hangi gamın ve kederin, hangi sevincin ve neşenin, hangi sevginin ve sevgililerin ve kimlerin saklı olduğunu anlatan, söyleyen ve “hüngür hüngür” haykıran bu güzel şarkıyı hatırladınız mı?

“Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben…”

Sizin gözyaşlarınızda neler saklı?
Kime ve kimlere mesken yaptınız gözyaşlarınızı?
O güzelim buğulu gözleriniz kime ve kimlere “yataklık” ediyorlar?

Sahi, nedir gözyaşı? Sığınak mı, barınak mı?
Acı mıdır gözyaşı, sevinç mi?

Ve,

Nedir ağlamak?
Neden ağlar insanlar, neden akıtırlar gözyaşlarını?
Ve neden ağlamazlar?
Neden ve niçin saklarlar gözyaşlarını?
Neden ve niçin “iç”lerine akıtırlar
“terkîbinde” nelerin saklı olduğu meçhul olan, kaynağı belirsiz o iki damla ıslaklığı?

“Gözyaşı Medeniyeti”nin mensupları neden ağlamazlar?
Ağlamak bir “küçüklük” tezahürü müdür?
Medeniyetinin hamurunun gözyaşı ile yoğrulduğu söylenen bir toplumda ağlamamakta neyin nesi oluyor?
Nereden çıktı bu “kadın gibi ağlama” lafları?
O zaman siz “erkek” gibi ağlayınız…
Yok hayır, “adam” ve “insan” gibi ağlayınız…

Ağlamak…

Nereden ve niçin geldiği belli olmayan iki damla sıvınıngöz pınarları”ndan süzülerek, gözün “koruyucu melekleri” olan kirpiklerde bir yarım tur attıktan sonra, yavaş yavaş, kimseyi incitmeden, sadece kendi sahibinin “gönül telini” samimi bir şekilde titreterek, kendine has “eda”sı ile birlikte, yılların izini taşıyan “yüz” ün o kıvrımlarından süzülerek, bazen elin tersiyle silinerek, bazen de çene kenarlarından kayarak toprakla buluşma “eyleminin” adı…

“Göz Pınarları.” Bu harika tamlamayı mensuplarına hediye eden medeniyetin çocukları, niçin ağla mıyorsunuz?

Yoksa, gözlerde bir “pınar” olduğunu, o “pınar”ın “gözyaşı” ile dolu olduğunu, zaman zaman boşaltılmazsa sahibini rahatsız edeceğini, “musluk”larını ne kadar sıkı sıkıya kapatsanız da “o”nun mutlaka kendine bir “yol” bulacağını, sizin “o”na yol vermemeniz halinde “o”nun kendi güzergâhını kendisinin çizeceğini ve “o” parlaksı, efsunlu, sahibine ayrı bir “güzellik” katan güzelim sıvının “içinize” doğru akacağını ve nihayet sizin ağlamamanız halinde, “dışı”nızın ağlamaması halinde “içiniz”in ağlayacağını bilmiyor musunuz?

“İçin için ağlamak” tabirini hiç duymadınız mı?
Öyleyse neden ve niçin “dışın dışın” ağla mıyorsunuz?

Ağlayın…
Allah aşkına ağlayın…
Bazen sessizce, bazen hıçkırarak, bazen de bağırarak ağlayın…
İçinizin ağlamaması için dışınızı ağlatın…
Akıtın gözyaşlarınızı göz pınarlarınızdan…

Açın ellerinizi semaya, bükün boynunuzu, isteyin affınızı Yaratıcıdan ve ağlayın ki göreceksiniz meleklerinde sizin o ağlama “seansına” iştirak ettiğini…

Günahlarınızın affı için ağlayın, mazlumların “âh”ını almamak için, kaprisleriniz için, gelmeyecek olan gençliğiniz ve gelmesi mukadder olan ihtiyarlığınız için, kendiniz için, ana-babanız için,çoluk-çocuğunuz için, benim için ve samimi dualarınızın kabul olunması için ağlayın…

Elinizden “ağlamaktan başka bir iş” gelse de ağlayın “gelmese” de zira ki ağlamak başlı başına bir “iş” tir…

Peki siz gözyaşının terkîbinde nelerin olduğunu biliyor musunuz?

Ağlama “işi” nin hangi hastalıklara “şifa” hangi dertlere “deva” olduğunun farkında mısınız?

Gözyaşının “renk körlüğü”ne iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani herşeyi “siyah ve beyaz” gören, arada kalan bütün renkleri “yok” sayan, görmeyen, grînin, yeşilin, mavinin, eflatunun ve diğerlerinin farkında olmayan “renk körü” gözleriniz var ya, işte onlara iyi geldiğinin farkında mısınız?

Gözyaşının gözdeki “perdelere” iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o herşeyi “flû” gören, bir türlü net göremeyen, görmek istemeyen, al ve yeşil “lens” li gözleriniz var ya, işte onlardaki “bir türlü görmek istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Göremediğiniz zaman bilemeyeceğinizin, bilemediğiniz zaman ilgilenemeyeceğinizin, ilgilenemediğiniz zaman da ne ocakların söndüğünün, ne yuvaların yıkıldığının farkındasınız değil mi?

Gözyaşının kulaklara faydalı olduğunu, “duymama/duymak istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o bir türlü kimseyi duymayan, uzakları geçtik yakınındaki “âh”ları ve feryâd-u figânları işitmeyen kulaklarınız var ya, işte onlara en kaliteli “işitme cihazı” etkisi yaptığının farkında mısınız?

Gözyaşının burnunuza faydası olduğunu bilir misiniz?

Hani o “iyi” olan şeylerin kokusunu bile unutan, akşamleyin komşusundaki pişen yada pişmeyen çorbanın kokusu ile ilgilenmeyen, hep sunî kokulara alıştığı için gerçek kokuları bir türlü alamayan, yahu “gül” ün kokusunu bile unutan burnunuz var ya, işte ona da iyi geldiğinin farkında mıısınız?

Gözyaşının dilinize iyi geldiğini bilir misiniz?

Hani o tatmış olduğu bütün nîmetlerin asıl sahibini unutan, unuttuğu için şükretmeyen, hep yanlışın sesini çıkaran, bir türlü doğru sesi çıkartmayı beceremeyen, şükrü unuttuğu gibi zikri de unutan, malayâni şeylerle iştigâl eder hale gelen ve sahibine yani size “ölmüş kardeşinizin etini” yediren dilinize iyi geldiğinin farkında mısınız?

Gözyaşının ellere iyi geldiğini bilir misiniz?

Hani o semaya açılmayı unutan, “yetimin başını okşama” hasletini kaybeden, hep “alan el” olmaya alışmış, bir türlü “veren el” olmayı beceremeyen/istemeyen, günahlarınızdan dolayı nasırlaşan ve kullandığınız “yan sanayi” kremlerin bile “görünmeyen” nasırlarızı örtemediği ellerinize iyi geldiğinin farkında mısınız?

Gözyaşının ayaklara iyi geldiğini bilir misiniz?

Hani o mescidin yolunu unutan, bar ve pavyon gezmelerini “ezbere” bilen, dost gezmelerine ve hasta ziyaretlerine çağıranlara “bırakın bu ayakları” diyen ayaklarınıza iyi geldiğinin farkında mısınız?

Gözyaşının beyninize iyi geldiğini bilir misiniz?

Hani o varoluş sebebi olan ve sizi hayvandan ayıran “düşünme” melekesini kaybeden, dumûra uğrayan, düşünemediği için işleyemeyen, işleyemediği için pas tutan ve sorgulama yeteneğini kaybeden, o yüzdendir ki “gelene ağam- gidene paşam” diyen beyninize iyi geldiğinin farkında mısınız?

Gözyaşının damar sertliğine, migrene, hazımsızlığa ve özellikle çağın illeti olan strese; her nevî sosyolojik ve psikolojik ve fizyolojik hastalıklara “şifa” olduğunun farkında mısınız?

Ve,

Gözyaşının kalbinize iyi geldiğinin farkında mısınız?

Bütün kirli çamaşırlarınızı temizleyen ve hatta onları “beyaz ötesi” hale getiren temizlik maddelerinin temizleyemeyeceği kalbinizi temizleyen, sertleşmiş kalbinizi en kaliteli yumuşatıcının dahî yapamayacağı şekilde yumuşatabilen bir “GÖZYAŞINA” sahip olduğunuzun farkında mısınız?

O gözyaşının size bir “insaf”, bir “vicdan”, bir “yürek”, bir “feraset” ve bir “GÖNÜL” olarak geri döneceğini biliyor musunuz?

Ağlayın, hemen ağlayın ve akıtın gözyaşlarınızı toprağa…
Yoğurun gözyaşlarınızla toprağı ve sulayın…
Gözyaşlarınızla yoğrulan ve sulanan toprak filizlensin, o filizleri de sulayın…
Ve o filizlerden
“gül” fidanları derilsin, rengârenk “gül” fidanları…Her taraf “güllük-gülistan”lık olsun gözyaşlarınızla…
Ve “gül” insanlar yetişsinler o gülistanda, işi-gücü “gül” olsun onların, “gül alsınlar gül satsınlar, gülden terazi kursunlar, gülü gül ile tartsınlar…”

Ve,

Hemen ağlayın! Aynı zamanda bir “gözyaşı” Peygamberi olan son Nebî’nin “gül” kokan, “gül” pınarlarından “gülyaşı” olarak sizin için dökülen o mübarek “gözyaşları”nın hürmetine, hemen ağlayın…

Ve,

Asla, asla “timsah gözyaşları” olmasın “göz pınarlarınız”dan gelen gözyaşlarınız…

Ve,

Ağlayınız, bazen “için için”, bazen “dışın dışın”, bazen “sessiz sessiz”, bazen “hıçkıra hıçkıra”, bazen “hüngür hüngür”, bazen de “bağıra çağıra”, ama yeter ki ağlayınız…

“Ağlamaktan başka elinizden bir iş” gelse de ağlayınız gelmese de…
Zira ki ağlamak “BAŞLI BAŞINA BİR İŞ” dir, hemi de çok ama çok önemli bir iş…
Kendisine “husûsî” zaman ayrılması gereken önemli bir iş…

Hadi bakalım, şimdi “ağlama molası” veriyoruz…

VE

Allah (c.c.) “göz pınarlarınızı” kurutmasın…


“Bir kaç defa ziyaretine gittik. Fakat hiç konuşmuyordu. Yatağı bir tahta ranzada idi. Duvara asılı bir torbada Kuran-ı Kerim vardı. Başka bir kitap görünmüyordu. İlk gidişte bize çay yaptı ve verdi. Amma, kederli duruyor ve konuşmuyordu. “Nasıl yapalım da konuşturalım, bir mesele soralım. Peygamberimiz Mi’rac’a ruhen mi, yoksa bedenen mi gitti, diye soralım” dedik. Böylece konuşturmayı umuyorduk. Yine bize çay verdi. Imam efendi sordu:

“Efendim ulema farklı söylüyor. Acaba Mi’rac bedenen mi, ruhen mi?” deyince, Üstad sağa sola baktı. Ve bana:

“Hafız, yazın var mı?”

Ben:

“Güzel yazarım efendim”

“Öyleyse al şu defteri” dedi ve başladı söylemeye. İşte ilk defa Mirac Bahsi böyle yazıldı. Tek sayfa olarak tam otuzbeş sayfa yazmışım. Üstad da yazdıklarıma baktı.

“Yazın güzelmiş” dedi. “Sen bana lâzımsın. Amma ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol.”

Ben de “Efendim, ben de tirkakiyim. Sigara içmeden yapamam. Ne yapacağız?” dedim.

Üstad, “O zaman, Besa (arnavut yemini) yapalım. Ben kızınca, sen birşeyler deme. Sen kızınca, gidip sinekleri dağıtırsın” dedi.1

SAİD NURSİ asabî bir insandır. Geçinilmesi zordur. Bakışlarından sertlik akar. Büyük bir ciddiyetin içine gömülmüş yüzü, aynı zamanda hayatın çeşit çeşit acılarının içinden geçmiş bir insanın yüzüdür. Kat kat açılan bir bohça gibi, duygularında ki her elem, keder acı örtüsü kaldırıldığında, altından bir başka yenisi çıkmaya her an hazır dertlerle hemhal olmuş bir insanın yüzüdür. Bakışlarındaki sertlik ondan akıp size geldiğinde ise, derin bir şefkate, merhamete dönüşür. Dolu tanelerinin size gelene kadar eriyip buhara dönüşmesi gibi. Sert kayaların ortasından fışkıran bitkilerin yumuşaklığı kadar insana güven veren bir kişilik fışkırır bu sertlikten.

Said Nursî gergin bir insandır. Kimi zaman huzursuz bir insandır. Bazen merdümgirizlik hastalığına yakalandığını söyler. “Eskiden beri o hastalığın esası bende vardı ki; ona merdümgirizlik yani insanlardan çekinmek, temas etmemek, temastan müteessir olmak” 2 şeklinde açıklar bunu. İnsanlardan kaçar. Yalnız kalır günlerce. Hayatının çeşitli dönemlerinde melankolik ruh hallerine girer. Ruhunun sosyal hayatın gerekliliklerini kaldıramadığını söyler.

Said Nursî asabî bir insandır, ancak onun asabiyetinin bir çekiciliği vardır. Sert bakışları onun dünyasına girmeye vesile bir kapı olur. Sizi içsel dünyasına buyur eder. Onun sertliği savrulup gidebileceğimiz dünyada bize derin bir güven duygusu aşılar. Kişiliğinin asabiyeti asla bir huzursuzluk ve tedirginlik uyandırmaz insanda. Aksine zamanımızın fırtınalarına karşı güvenlikli bir sığınak olur.

Bir psikiyatrist olarak bana onun kişiliğini incelemeyi cazip kılan yönü, başka asabî insanların aksine, asabiyetindeki çekiciliktir. Asabiyet âdeta ona yakışır. Bazı elbiselerin bazı insanlara yakışması gibidir bu. Üzerinde iğreti durmaz. Onun kişiliğinin asabiyeti onun hayatının aslında biricik malzemesi olur. Asabiyeti ve gerginliği, onunla uğraşanlara karşı bir silaha dönüşür. Kendisini seven insanlara karşı ise fırtınalı sosyal hayatta bir sığınağa.

Said Nursî’de insanı böylesine çeken ne var? Onun kitaplarını neden tekrar tekrar okumak istiyorum? Onun kitapları insan ruhunu nasıl bu kadar yatıştırabiliyor? Gençken her aşık olduğumda gider, 17. sözün son kısımlarını okurdum. Kendimi değersiz hissedersem, her nereyi okursam okuyayım, mutlaka teselli eden cümleler bulurdum. Ölüm korkum haşir risalesi, cennet bahsi, ruhun bekası bahisleri ile sükun bulmuştu. Hastalar risalesi ile hastalıklar dahi sevimli görünmeye başladı gözüme. İhtiyarlar Leması ateşli gençlik günlerimin sıkıntılarını serinleten bir gölge gibi beni altında taşıdı. Risaleleri yazan kişi asabi olsa da, Risalelerde ne bir asabiyet vardı ne bir huzursuzluk. Hep huzur akıyordu. Bir yandan insanın nefsine ve narsistleşmiş benliğine ciddi yüzleştirmeler yaşatmayı ihmal etmeden, öte yandan insanın ruhunu ve kalbini meleklerin yumuşaklığı ile donatıyordu.

Bunların bir sırrı olmalıydı.

Bunların bazı sırlarını buldum sonra.

Onun kişiliğinde düğümleniyordu sırlar.

Abdülkadir Badıllı’ının Mufassal Tarihçe-i Hayatının ikinci cildini okurken, en başa alıntılandırdığım Şamlı Hafız Tevfik’in hatırasını okuyunca, bir yıldır onun psikobiyografisi ile ilgili bir kitap çalışmasına yönelik kişilik yapısının özelliklerinin izini sürerken, önemli bir ipucu karşıma çıkıverdi.

Talebe adayına “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebiliyordu. Sonra Barla Lahikası’nda “sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatla lillah için hizmeti….”3 ile karşılaştım.

Said Nursî asabî, hiddetli, geçinilmesi zor bir insan olduğunu kabul ediyordu. Bunu yazmaktan, söylemekten çekinmiyordu. Bunu bir meydan okuma tarzında da yapmıyordu. Eğer kişiliği asabî bir insandan huzur akıyorsa burada derin bir şey aramalıydım.

Son psikiyatrik çalışmalar insanın doğduğu andan itibaren belirli kişilik özellikleri ile doğduğu, çevre koşulları ile bunların ifrat veya tefrite doğru kaydığı yönündedir. Ikiz çocuklarda yapılan gözlemlerde bir çocuğun sakin, diğerinin daha hareketli olması bu yönde manidar bir bulgudur.

Said Nursî’nin de çocukluğundaki davranış örüntülerine baktığımda, aynı şekilde asabî, hareketli, laf söz dinleyemeyen bir çocukluğu olduğunu görüyorum. Bu örüntü bazı yumuşamalar göstermesi ile birlikte tüm yaşamı boyunca devam etmiş, ancak hiddetli davranışlarını kontrol etme yönünde daha muvafık olmuştur.

Said Nursî’nin bir talebesine “Ben asabiyim, herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebilmesi ciddi bir özgüven işaretidir. Bu özgüven ise onun kendi kişiliği ve varoluşu ile uyum içinde olduğunu, benliğinin varoluşuna karşı büyüklenmeci, narsistik bir tutum takınmadığının ipuçlarını verir bize.

Kişinin kendini varolduğu haliyle kabul edememesi, kendi varoluşuna karşı bir hınç duymasına yol açar. Kişinin insanî zayıflıklarını ve yetersizliklerini reddedetmesi, onun benliğinin büyüklenmeci bir tutum alması ile ilgilidir.

Kişinin kendi varoluşuna olan düşmanlık dolu nefreti, olması gerektiğine inandığı kişilik ile olduğu şey arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanır.

İşte burada Said Nursî’nin farkı açığa çıkar. Onun asabiyetinin nasıl olupta bizlere hayatla, varoluşla ilgili derinlik, içtenlik, sukûnet olarak dönüştüğünü açıklar.

Said Nursî, kendisinin olması gerektiğine inandığı şey ile olduğu şey arasında tam bir uyum halinde yaşar. Kendini tanımlarken “Ey Said-i kasır, âciz ve fakir!”4 ifadesini tercih eder. İnsanın varoluş hâli, yani “mahiyet-i nefsi,” “nihayetsiz bir kusur, nihayetsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr, nihayetsiz bir ihtiyaç, nihayetsiz a’mâl dercedilmiş” bir haldir. Said Nursî’nin benliği bu varoluşsal hâli kabul etmiş görünmekte, kendinden kusursuz bir mükemmel olma hâli, hatasızlık, kusursuzluk beklentilerine girmemektedir. O, insanın mahiyetini, insanî zayıflıkları, kusurlulukları hem insanın olduğu hem de olması gereken özellikler olarak kabul ettiği için, bu ikisi arasında ki tam bir tutarlılık, kendi varoluşunu benimsemesine, kendini kusurları ile birlikte olduğu gibi kabul etmesine yol açmıştır.

Çocukluğundan beri üzerinde varolan asabiyet hâlini reddetmemiş, bunu “mahiyet-nefis”in varoluşsal, insanî bir zaafı olarak görerek, kendi kusurunu dercetmiş, kabul etmiştir.

Büyüklenmeci bir benlik geliştirmiş kişi ise kendine karşı kibirli standartlar belirler. Kendinden hatasız, kusursuz davranışlar üretmesini ister. Devamlı kendini gözlemler. Hatalı davranışlarını affetmez. Affetmediği davranışlarını kendine yediremediği için, bu davranışlarını kendi üzerine almaz ve devamlı mazaret üretir. Hep başkalarını suçlar. Suçladığı sadece kişiler değildir. Ortam, modern yaşam biçimleri, postmodern yaşam biçimleri suçlama alanına girer. Kendi büyüklenmeci benliği dışındaki her şeyi ötekileştirir ve kendini sütten çıkmış ak kaşık hâline getirmek için insanları ve ortamları kötüleştirir. Kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü üzerine kurmak ister. Siyah ile beyaz arasındaki tüm renklere karşı renk körüdür.

İnsan ilişkilerinde ki sorunlar nedeniyle bana gelen insanlara terapilerimde yaptığım bir espriyi alıntılamak isterim. Onlara bazen şunu söylerim: “İyi ki kâinatı, dünyayı ve insanları siz idare etmiyorsunuz. Yoksa bu beklentilerinizle hepimiz yanardık.” Bazen de “İyi ki mahşer günü adaleti dağıtan siz olmayacaksınız. Yoksa hiçbirimiz cennete giremezdik.”

İnsanî zayıflıkları, çaresizlikleri, hataları, kusurları reddetmeye çırpınan büyüklenmeci benlik kendini tenkit ede ede özgüvenini yok eder, süklüm püklüm bir kişilik zayıflığının içine girer. Sonra kişiliğindeki zayıflığı da tenkit eder. Bu bir fasit daire hâlinde sürer gider.

Said Nursî de kendini gözlemler. Ama onun gözlemlemesinin amacı varoluşunu borç bildiği Yaratıcı’sına hizmet adınadır. “Seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkib etmiş” der, bunun hikmetini araştırır. Kusurlu yaratılmış hâlini Yaratıcıyı tanıma ve bilmede, hikmetini kendine telkin eder. “Tâ mirsad-ı kusurun ile Fâtır-ı Zülcelal’in seradikat-ı cemâl ve kemâline ve mikyas-ı fakrın ile derecat-ı gına ve rahmetine ve mizan-ı aczin ile meratib-i iktidar ve kibriyasına ve fihriste-i ihtiyacatın tenevvüü ile enva’-ı niam ve ihsanatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife-i hilkatini eda edesin”5 der. İnsanî kusur ile Yaratıcısının Cemâl ve Kemâlini, fakirliği ile Rahmet ve Gınasını, aczi ile Kudretini ve İktidarını anlamaya çalışmasını derketmesi, kendinde yerleşik acizlik, kusurluluk, eksiklik, hata yapabilirlik gibi özellikleri ile barışık olmasına ciddi bir katkıda bulunur.

Narsistleşmiş, büyüklenmeci benlikler zaten Yaratıcı ile ilişki kurmak istemeyen benlikler olduğu içindir ki, insanî zayıflıklarının, kusurlu olmalarının Yaratıcıyı tanıma ve bilmedeki önemini bilmezden gelirler ve bunları reddederler.

Said Nursî kusurlarından dolayı kendini ayıplamaz. Tam tersine kusurlarını onaylar. Çünkü kişinin kusurlarından dolayı kendini ayıplaması, bireyin kendini özdeşleştirdiği tanrısal standartlara uymadığı zamanlarda olur. Onun tercih ettiği yöntem Rabbine kusurlarını açması, Onun merhametine sığınması, kusurlarına bahane bulmamasıdır.

Said Nursî kendi varoluşunu kötülemez. Ama Yaratıcı adına olmayan, nefsinin istek ve arzuları ile arası iyi değildir. Nefsine “ey nadan nefsim”6 demekten çekinmez. Ama asla, “ey alçak Said” dememiştir.

Kendine, kendi standartları ile değil, Yaratıcının standartları ile bakınca, kendine karşı merhametli davranır. Çünkü Yaratıcının standartları insanın kendisi ile ilgili standartlarından daha merhametli, daha adaletli, insaflı ve ölçülüdür. İnsan kendi sınırlarını bilmekte zorlanırken, Yaratıcı kendi yarattığı bir varlık olarak insanın acizliğini, sınırlarını, kusurlarını, eksikliklerini mutlak bilendir. Bu yüzden Yaratıcının insandan beklentisi, insanın kendi geçiciliğini, mutlak acizliğini, kusurluluğunu derketmesi ile Kendisine sığınılması ve herşeyin Ondan beklenilmesidir.

Yaşadığı her ne olursa olsun, tüm yaşantısı Yaratıcının isimlerine ayna olduğu gerçeğinin bilinciyle yaşamış olan Said Nursî, kendi varoluşsal hâliyle uyum içinde olmanın verdiği özgüvenle, yaşadıklarından dolayı kendine acımamış, bir kurban gibi görmemiştir. Yaşadıklarına rağmen, o sadece kadere değil, kaderin adaletine güvenmiştir. Yaşadıklarından yola çıkarak, naz makamında değil, niyaz makamında kalmaya devam ederek, Yaratıcı karşısında şımarıklık gütmemiştir. Tersine bir davranış, insanı suçluluk, aşağılık, kötürüm edilmiş, eziyet edilmiş duygularına sokar ki bu da insanın içindeki enerjiyi, motivasyonu felç eder. Kişi burada kendi sorumluluğunu almak yerine yeniden ve tekrar tekrar insanların kendine haksızlık yaptığına, kendi değerini bilmediklerine hükmeder.

Onun hayatında şikayet yoktur. Ne insanlardan, ne olaylardan, ne Yaratıcıdan. Hiç bir şeyden. “Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.” 7 diyebilmesi, kişiliğindeki görünüşteki asabiyetin altında, benliğinin Yaratıcı karşısında nasıl da boyun eğici, teslimiyetçi olduğuna işaret eder. Bu şikayet etmeme hâli hem bir teslimiyetin ve güvenin, hem de büyüklenmeci olmayan bir benliğin göstergesidir. O kendisiyle uğraşanlardan dahi şikayet etmez, ama onları Kaderin adaletine şikayet eder.

Ancak kendisi ile arası iyi olan, kendi varoluş hâlini olduğu gibi kabul eden ve bunu Yaratıcıya kulluk hâline dönüştürebilen insanlar, hayatının başına gelenleri de kabul edebilir ve yine O’nun la ilişkilendirir. “Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” der. 8

•••

Asabi insanlar ikiye ayrılır.

Birinci gruptakiler asabi olduklarını kabul edenler, asabiyetlerini başkalarına yüklemeyenler, asabi olma sorumluluğunu üstlenenler, asabî davranışlarından dolayı insanları ve ortamı suçlamayanlar, asabiyeti bir kusur olarak algılama cesareti gösterenler ve bu kusurlu hâli Yaratıcının mutlak mükemmelliğine bir ayna yapanlar.

İkinci gruptakiler ise eksik ve kusurlu olmayı bir eksiklik ve kusurluluk olarak kabûl ettikleri için mükemmel olmaya çalışan, asabiyeti bir eksiklik olarak addedip kabul etmeyenler, kabul etmedikleri için de olmadıklarını iddia edenler, hatta saklayanlar, asabî davranışları için başkalarını suçlayanlar, bir türlü ben hatalıyım demeyenler.

Said Nursî’nin asabiyetinin çekiciliği birinci grupta yer almasından kaynaklanıyor ve gerçekten onun asabiyeti de, kuru ağaçların yandığında ışık ve ısıya dönüşmesi gibi, bizim kalbimizde ısıya ve nura dönüşüyor.

Said Nursî’yi “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebildiği için çok seviyorum ve böyle diyebilme cesareti ve güveni olduğu için de Said Nursî bende güven duygusu uyandırabiliyor.

mustafaulusoy@zaferdergisi.com

1 Abdülkadir Badıllı. Bediüzzaman Said-i Nursî. Mufassal Tarihçe-i Hayatı. II.cilt. S. 770

2 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 61

3 Said Nursî. Barla Lahikası. S. 199

4 Said Nursî. Nurun İlk Kapısı. S. 33

5 A.g.e. s. 33

6 Said Nursî. Sözler. S. 216

7 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 106

8 Said Nursî. Lemalar. S. 120.

Mustafa Ulusoy

Vefatının 49.yıldönümünde Üstad Bediüzzamanı Rahmetle anıyoruz…”Cemiyetin îmanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim” diyen aziz üstad biz buna şahidlik ediyoruz o ekilen nur tohumları bugün zeminimizde ve dünyanın her tarafındaki zeminlerde çiçek açtı açıyor elhamdülillah.Allah daimen ebeden razı olsun…

haya…

Neden “Hayâ İmandandır”?

 

 

 

GEREK BUHÂRÎ’DE, gerek Müslim’de yer alan ve altı en muteber hadis kitabının beşinde yer alan bir hadisinde, “Hayâ imandandır” buyuruyor sevgili Peygamberimiz. Yine her iki Sahîh’te olan ve Kütüb-ü Sitte’nin tamamında bulunan bir başka hadisi ise “Hayâ imandan bir şubedir” şeklindedir. Yine Hz. Peygamber’in buyurduğu üzere, “Hayânın hepsi hayırdır” ve “Hayâ ancak hayır kazandırır.”

Peki, hayâ ile iman arasındaki bu içiçeliğin sebebi nedir? Hayâ, yani utanma duygusu neden ‘imandan’dır ve neden ‘imanın bir şubesi’dir?

Bu sorulara cevap vermek için, herhalde şu iki sorunun izini sürmek gerekiyor: İnsan nasıl hayâ duyar? Yahut, hangi durumlarda daha hayâlı davranır?

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, ‘görüldüğümüzü’ ve ‘izlendiğimizi’ bildiğimiz hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz çok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtraten kerih, insana sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da alıkoyar. Kişi, hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten sakınır ve hayâsızlığı ölçüsünde aleni günah işler. ‘Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi’ endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, bizi günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. Ki, işte bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.

Hayânın, günahtan sakınma noktasında, başka insanların olduğu durumlar ile yalnız başına kaldığımız durumlar arasında nasıl bir fark husule getirdiğini, kendi hayat tecrübemizle biliyoruz açıkçası. Peki, insan, yalnız iken, yanında başka bir insan yokken gerçekten yalnız mıdır?

Hayır. Yanında bir insan yokken de yalnız değildir insan. O’nun Semi’, Basîr, Latîf, Habîr, Alîm bir Rabbi vardır. O’nun Rabbi, Semi’, yani işitendir. Basîr, yani görendir. Latîf’tir, her yere nüfuz eder; Habîr’dir, herşeyden haberdardır; Alîm’dir, herşeyi bilir. Sem’, basar ve kudret, yani görmek, bilmek ve işitmek, O’nun sıfatları arasındadır. Hem, Semîu’l-Basîr ve Alîmu’l-Habîr olan Rabbimizin, her işe müekkel melekleri olduğu gibi, insanın fillerini kaydeden melâikesi vardır.

Yani, insan her an Rabbinin huzurundadır ve melekler her an yanıbaşındadır. Allahu Teâlâ ve vazifeli melekleri insanla her an beraberdir.

İnsan, bu gerçeği kavradığı ölçüde, ‘yalnız’ iken de yalnız olmadığını bilir; ve, bu gerçek aklında kaldığı müddetçe, insanların yanında işlemeye utandığı günahtan yalnız iken de sakınır. Zira, bilir ki, etrafında insanlar yoksa dahi, kendisi Semî ve Basîr olan Rabbinin huzurundadır ve melekler yanıbaşındadır.

Böyle bakarsak, hayâ imandandır ve imandan bir şubedir gerçekten. Zira, hayâ duygusunun varlığı ve inkişafı, Allah’ı Basîr (herşeyi gören), Semi’ (herşeyi işiten), Alîm (herşeyi bilen), Latîf (herşeye nüfuz eden), Habîr (herşeyden haberdar olan) gibi isimleriyle tanıyıp bilmeye, her an böyle bir Rabbin huzurunda olduğundan gaflet etmemeye, yani iman-ı Billaha ve iman-ı Billah içindeki marifetullaha; keza, melâikeye imana bakmaktadır.

Fıtratımıza konulmuş hayâ duygusu Semi’ ve Basîr olan Allah’a ve meleklerine imandaki terakki sayesinde gelişmekte; hayâ duygusunun gelişmesiyle de insan takvâ zırhıyla donanıp pek çok günahtan ve pek çok çirkin halden sakınıp korunarak, Rabbinin hoşnut olup meleklerin takdir edeceği salih ameller işlemeye yönelmektedir.

Kısacası, hayâ sahibi olmak ve hele hayâda zirveye ulaşmak ne basit bir iştir, ne de kolay ve sıradan bir iş. Hayâ, imandandır ve imandaki terakki sayesinde hayâ duygusunda bir gelişme yaşanmaktadır. Ve, meselâ Hz. Osman, böylesi bir hayâ haline eriştiği içindir ki, ashabın Allah için giriştiği savaşlarda iz bırakan büyük bir kahramanlığı görülmese dahi, sahabilerin en üstünleri arasında yer almış, imandan bir şube olan hayâsıyla, sahabiler arasında sivrilip Hz. Ebubekir ve Ömer’den sonra üçüncü sıraya yükselmiştir.

Hz. Osman’ın bir zirvesi olduğu hayâ hali, günaha çağıran binbir kapıyla yüzyüze gelen şu zamanın biz mü’minleri için de bir kurtuluş reçetesi sunuyor olsa gerek. Bizler de, Allah’ı Basîr (Herşeyi Gören), Semi’ (Herşeyi İşiten), Habîr (Herşeyden Haberdar Olan), Alîm (Herşeyi Bilen) gibi isim ve sıfatlarıyla tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, ayrıca hayatımızın her anında meleklerin bize yoldaş ve arkadaş olduğunu unutmaz isek, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi ne kolay, hatta ne de mümkün olacaktr.

Metin Karabaşoğlu

 

Tövbenizi tehir etmeyin!..


 

Soru: Can boğazdan geçmedikçe tövbe kabul olur, diyorlar. Böylece bize ümit veriyorlar. Siz nasıl bakıyorsunuz, bu can boğazdan çıkmadıkça tövbenin kabul olma olayına. Gerçekten de son nefesimizi vermek üzere iken dahi tövbemiz kabul olur mu? Geç kalmış sayılmaz mıyız? Tövbenin böyle son ana kadar tehir edilmesinde tehlike söz konusu olmaz mı?

Cevap: Bu soru, hayata sondan bakışı ifade ediyor. Halbuki biz tövbe gibi ciddi bir konuyu hayatın sonunda değil de başında düşünmeli, tüm fırsatları kaçırdıktan sonrakilerin çaresizliklerine göre değil de henüz fırsatları kaçırmayanların görevlerine göre davranışlarımızı düzenlemeliyiz.

Bu sebeple insan, hayatının başında hata ve kusurlarını mutlaka düşünmeli, her an farkında olduğu yanlışlarından dolayı da yine her an tövbe istiğfara yönelmeli, hatta hadisin ifadesiyle günde yüz defa da olsa tövbe istiğfar duygusu içinde yaşamalıdır. Çünkü tövbe istiğfar halinde olup Yaratan’dan af dilemek, yazdığı yanlışları silip yeni yanlışlar yazmamaya gayret etmek demektir.

İşte siz böyle baştan sağlam bir niyet ve azim içine girmişken şeytan yaklaşır, can boğazdan çıkmadıkça tövbe kapısı da kapanmaz, aceleye gerek yoktur.. diye vesvese verip tövbenizi tehir ettirmeye çalışabilir. Sakın şeytanın bu vesvesesine uyup da (Allah korusun) tövbenizi tehir etme gibi telafisi mümkün olmayan bir yanılgıya düşmeyesiniz…

Zira canın boğaza kadar çıktığı son anda, heyecan da son hadde çıkar, böylesine telaşlı ve korkulu demlerde rahatça tövbe etmek ne kadar mümkün olabilir? Ya da ne kadar makbul sayılır bu son an tövbesi?.. Buna ‘yeis-çaresizlik’ tövbesi de denir. Çünkü tünelin ucu görünmüş, sanki istekle değil de mecburiyetten dolayı tövbe etme durumu meydana gelmiştir o anda. İrşat kitaplarında verilen şu misalle de bu tehlike nazara verilir:

Bir maneviyat büyüğü, tövbesini daha çok vakit var, diyerek hep tehir eden terziye, “Neden tövbeni tehir ediyorsun?” diye sormuş. Terzi de aynı şeyi söylemiş:

- Daha erken, nasıl olsa can boğazdan çıkıncaya kadar tövbe yapılabilir! Maneviyat büyüğü sormuş:

- Bu yaşa gelinceye kadar elin en çok neye alıştı? Neyi daha kolay yapıyorsun?

- Kumaş kesmeyi, demiş terzi.

- Öyle ise demiş, canın boğazına geldiği telaşlı ve korkulu son anında eline bir makas verseler de en çok yaptığın işi yap, şu kumaştan bir kat elbiselik kes, deseler yanlışsız kesebilir misin?.. Terzi, ümitsiz cevap vermiş:

- Öyle telaşlı ve güçsüz halimde kumaşı nasıl keseceğimi pek bilemem. Dikkatim dağılır, ellerim titrer, kendimden emin olamam. Kafam karmakarışık olur! Maneviyat büyüğü taşı gediğine koymuş:

- Ömür boyu hep yaptığın bir işi o anda rahatça yapacağından emin olamıyorsun da, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o anda doğru dürüst yapabileceğinden nasıl emin olabiliyorsun?

Bu düşündüren soru üzerine terzi itiraf etmiş:

- Sen doğruyu söylüyorsun ey Allah’ın muhterem kulu, demiş. Ben daha fazla tehir etmemeli, tövbemi hemen yaparak hayatıma temiz bir sayfa açmalıyım…

Ne var ki, hemen tövbe etme duygusuna giren insana şeytan bu defa da hatalarının çokluğunu hatırlatarak ümitsizlik telkin eden vesveseler verir, tövbe niyetini yine tehire sebep olabilir. Buna da yine irşat kitaplarında ümit veren şu sorular sorulur. Denir ki:

- Sizin hatanız mı daha çok, yoksa Rabbimiz’in rahmeti mi? Elbette Rabbimiz’in rahmeti daha çok değil mi? Öyle ise rahmeti daha çok olan Rabbimiz’den ümit kesmek yok, tövbeyi hemen yapıp hayatımıza tertemiz bir sayfa açmak var…

Ayrıca tövbesini tehir etmeyip de hayatına tertemiz bir sayfa açanlara şöyle bir müjde de veriliyor irşat kitaplarında. Rabbimiz Musa Aleyhisselam’a emir vermiş:

- Mahallede sevgili bir kulumun cenazesine halk sahip çıkmadı, ortada kaldı. Git ona sen sahip çık, cenazesini sen defnet! Musa Aleyhisselam:

- Ya Rabbi demiş, insanların sahip çıkmadığı bir cenazeye neden benim sahip çıkmamı emrediyorsun, özelliği nedir ki öyle bir kulun? Şöyle buyurmuş Rabbimiz:

- İnsanlar o kulumun günahlarını biliyorlar, ben ise daha fazla geç kalmayayım diyerek yaptığı gizli tövbesini biliyorum. Onun için ona sahip çıkmanı istiyorum.

Evet, Rabbimiz, geç kalmayayım diyerek tövbe eden kuluna işte böyle sahip çıkıyor, peygamberinin de sahip çıkmasını istiyor. Rabbimiz’in bize sahip çıkmasını sağlayacak acil tövbelerimiz olmalı, can boğazdan çıkma zamanına kadar tövbeyi tehir etme gibi telafisi mümkün olmayan bir hata yapmamalı, gaflete düşmemeliyiz…

AHMED ŞAHİN

 

İNSANLAR, (sadece) “İnandık!” demeleriyle bırakılacaklarını ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar?” (29: 2) 

Nasıl yani?

Eve ekmek getirmek, güzel bir kızı ayarlamak, patrona yalakalık yapabilmek, nasıl daha çok para kazanırımın yollarını düşünmek, nasıl daha yüksek bir mevkie sahip olabilirim diye düşünmek ve daha sayamadıklarımız bizim için zorlu sınavlar değil mi zaten?

Üzerimizde yeterince yük varken bu da nereden çıktı şimdi?

Hem biz Allah’tan başka ilahlar edinmedik ki. Üstelik arada bir de olsa ibadetlerimizi yerine getiririz işte.

Bu sınav haksızlık olmuyor mu sizce diye düşünceler içerisindeyken haksızlığı yapan biz insanlar olmayalım sakın?

Dile kolay bir kelimeyle, “inandım” demeyle üzerimizden sorumluluklarımızın kalktığını düşünmüyor muyuz?

Hoş, sorumluluklarımızın farkında olmamamız da ayrı bir derttir ya’

Rabbim, Kur’an’ında sınavdan bahsediyor. Bize bu kadar nimet vermişken karşılığında O’na ne yaptığımızı anlatmamızdan bahsediyor. Bizden istediklerini yerine getirdiysek, bunun için uğraş verdiysek bizi ödüllendirmekten bahsediyor.

Geçici hevesler ve hedefler içerisinde aslolanın unutulup, dünyevi değerlere ulaşabilmek için çırpınıldığı bir çağda yaşamaktayız. Üstelik bunlarda yetmezmiş gibi, dini ruhlara hapsetmeyi, Kur’an’ı on dört asır öncesinin hikâyeleri olarak görmeyi, kulluğunu yaşamaya çalışanlara gerici damgasını yapıştırmayı ve tüm bunları yaptığımız içinde kendimizi ilerici, modern, çağdaş gibi kavramlarla ödüllendirmeyi hiç utanmadan adet haline getirebilmişiz.

Bizler bu dünyayı yaşarken ebedi olanın çok kısa bir zaman sonra karşımıza çıkacağını unutmaya başladık ve inandık demeyle her şeyin hallolabileceğini düşünmeye başladık.

Hiç namaz kılmadığımız, oruç tutmadığımız, Kur’an okumadığımız, iyiliği emredip kötülükten sakındırmadığımız, Allah’ın dinini hâkim kılmaya çalışmadığımız halde bir inandık demekle işlerin hallolabileceğini düşünmekle ne kadar akılsız olduğumuzun farkında değil miyiz?

“Evet, andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde (bugün yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir.” (29: 3)

İnsanlar var olalı beri bir tanesi bile sınanmadan kurtulamadı ve kıyamete kadar da böyle devam edecek.

Yaşadığımız her anın sınavın bir parçası olduğunu ve öldüğümüzde sınavımızın tamamlanacağını bilmek inandım diyenlere bir şeyler anlatabilmelidir.

Mademki Rabbimizin vaadi kesindir, biz bu sınava hazır mıyız hiç düşündünüz mü?

Geçici olanı kazanabilmek için verdiğimiz uğraşların yanında ebedi olanı kazanabilmek için ne kadar çaba sarf etmekteyiz?

Bugün iman edenleri yalancılar ve sapkınlar olarak niteleyen modern çağın sözde modernlerine Allah’ın kimin yanlış yolda olduğunu bildiğini hatırlatmak bir şey ifade eder mi bilinmez ama bilinen bir gerçek var ki;

“Yoksa onlar -(inandıklarını iddia ettikleri halde) kötülük işleyenler- Bizden kurtulabileceklerini mi sanırlar? Ne tuhaf bir düşünce bu!” (29: 4)

Ne tuhaf bir düşünce! Tuhaftır ki bugün inandıklarını iddia ettikleri halde hem inananları engellemekte hem de kendilerini tüm bunlardan uzak görmekte bir sakınca görmeyenler tuhaf olanın bizim düşüncelerimiz olduğunu düşünmektedirler.

İman etmeyen kalpler için inandım demek çok kolaydır. Oysaki müslüman için inandım demek zorlu bir sınavın başlangıcıdır. İnandım dediğimiz anda bunun getirdiklerini yerine getirmeye çalışmak ve O’nun istediği gibi bir hayatı yaşamak üzerimize farzdır.

 “Kim (Kıyamet Günü) Allah’a kavuşmayı (ümit ve korku ile) beklerse (o Gün’e hazırlıklı olsun): çünkü Allah’ın (her insan ömrü için) takdir ettiği vade mutlaka gelip çatacaktır -ve O her şeyi bilen, her şeyi işitendir!” (29: 5)

Kıyametin o ölene kadar gelmeyeceğine ve o günü görmeyeceğine kendilerini inandıranların anlamadıkları bir şey vardır. O da kişinin kıyametinin kendi ölümü olduğudur.

Bugün ölümü isteyen, artık yapması gereken her şeyi tamamladığına inanan birini gördünüz mü hiç?

Daha fazla kazanmak, daha fazla keyif için hep daha fazla yaşam isteyenlerin ölüm hiç akıllarına gelmemektedir. Ve bu yüzden Allah’a kavuşmayı düşünmenin, ümit etmenin daha erken olduğu düşünülür.

Oysaki geç kalınmış bir Kur’an’i hayat ve hızla gelen bir azap inandım deyip de bunun gerekliliklerini yerine getirmeyenlerin peşindedir.

“O halde, kim (Allah yolunda) üstün gayret gösterirse bunu yalnız kendi iyiliği için yapmış olur: çünkü Allah, her türlü ihtiyaçtan uzaktır!” (29: 6)

Kurtulması, azaba yakalanmaması gereken biz insanlarsak eğer, Allah yolunda üstün gayret göstermekten başka şansımız olmadığını aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekir.

İnandık demenin hakkını verebilen müslümanlar olabilmek için Allah yolunda çalışmaktan başka şansımız olamaz.

Rabbim bizi inandık demenin hakkını verebilen kullarından eyler inşallah.(MUSTAFA TOLGA)

 

hayat…

Hayat;

Bir yasam öyküsüne katlanılamayacak kadar’ uzun!
Bir gülümseyişe bir kıpırdanışa bir dokunuşa vakit ayıramayacak kadar kısa!

Hayat;

Gerçekleri sırtlayıp taşıyamayacak kadar ağır bir kuşun kanadına konupta
ona bile hissettirmeden uçabilecek kadar hafif!

Hayat;

Her anını dibine kadar yaşamaya çalışmak için nefes nefese koşturmayı göze
alacak kadar dolu.
Bütün yaşadıklarının sadece bir hayal olduklarını hissettirecek kadar boş!
Hayat;

 

Koskoca ömürde ‘bir yalnız gün daha nasıl geçecek şu saatler nasıl bitecek’
diye şikayet edebilecek kadar muamma!
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede nihayete erebilecek kadar da basit!

Hayat;

Kendini oluşturan her büyüyü her cazibeyi her rengi yürekleri hoplatacak
kanlarimizi kaynatacak kadar parlak ve güzel! Gözlerimizi acılarla
hüzünlerle ayrılıklarla ölümlerle buluşturduğumuzda sadece 2 renk!
Gri ve siyah!

Hayat;

Her anını tuallere yazılara şiirlere gösterilere döküp sergileyebileceğin
kadar sanat! Tek bir uyanışta görevinin tek bir oyundan ibaret tek bir rol
olduğunu farkedebileceğin kadar da kısır ve monoton!

Hayat;

Senin tek bir ‘evet’ inle başkalarına bölüştürüp sunabileceğin nefes alıp
verişlerinle ‘paylaştırabileceğin’ kadar hayret verici ve cömert! Tek bir
‘hayır’ ınla herşeyi mahvedebileceğin yok edebileceğin kadar da cimri ve
densiz!

Hayat;

Gerçek yaşam öykülerine katlanabilecek gücü bulup buluşturup daha da büyüğünü
oluşturabilecek kadar heybetli ve zor
Herşeyden vazgeçip
‘yaşama veda etmeyi isteyecek’ kadar da güçsüz ve zayıf!

Hayat;

Sevmeyi bilecek bilmiyorsa öğrenecek tadacak sunacak paylaşacak ….
ve böyle sevgilerle bütün sevgileri çoğaltabilecek kadar anlam’lı…
Nefreti seçip sıçratmak sıçrattıkça da o pisliğe bulaşacak kadar anlam’sız…

Hayat;

Gerçek yaşam öykülerine katlanmaya değecek kadar ‘Yaşanmaya değer’

Hayat;

onu kısaltmanın haksızlık olduğunu anlatacak kadar öğretici
Bir daha bulunmayacak yaşanmayacak kadar ‘tek’…

Hayat

Sadece senin dilediğin kadar uzun! Sadece senin dilediğin kadar kısa!

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzat ellerini ve tut! Sadece o kadar yakınlıkta! Tüm uzakları ‘yakın’ etmek
senin hakkın.
Yani Yasama(k) hakkın!

 

 

 

 

 

Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur
Bir dem gelir şadan olur bir dem gelir giryan olur
Bir dem gelir söyleyemez bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem cehalette kalır nesne bilmez nadan olur

Yunus Emre

 

 

 

Eski Gönderiler »